Son dönemde ABD ve İsrail'in İran'a yönelik gerçekleştirdiği operasyonlar, dünya genelinde büyük yankı uyandırdı. Bu iki ülkenin ortak hareketleri, sadece kendileri için değil, Ortadoğu bölgesindeki güç dengeleri açısından da kritik bir öneme sahip. Peki, bu aşamaya nasıl gelindi? Irak savaşından sonraki gelişmeler, İran'ın nükleer programı üzerine yapılan görüşmeler ve uluslararası tepkiler bu süreçte belirleyici oldu. İşte tüm bu dinamiklerin detaylı bir analizi.
İran'ın nükleer programı, 2000'li yılların başından itibaren dünya gündeminde önemli bir yer edinmiştir. Başlangıçta barışçıl amaçlarla geliştirildiği savunulan program, zamanla uluslararası toplumda endişe yaratmaya başladı. 2002 yılından itibaren Batılı ülkeler, İran'ın nükleer faaliyetlerinin askeri bir boyut kazanabileceğinden şüphelenmeye başladı. Bu süreçte, özellikle ABD ve müttefiki İsrail, İran'ın nükleer silah edinme arzusunun bölgedeki dengeyi bozacağına dair uyarılarda bulunmaya başladı.
2015 yılında yapılan nükleer anlaşma (JCPOA), İran'ın nükleer programını sınırlarken, diğer taraftan yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Ancak 2018 yılında ABD Başkanı Donald Trump'ın anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle birlikte, İran'ın nükleer faaliyetleri yeniden hız kazandı. Bu durum, ABD-İsrail ortak operasyonlarının gerekçesini destekleyen bir argüman haline geldi. İki ülke, İran’ın nükleer programını durdurmak için daha sinsi ve gizli operasyonlar düzenlemeye başladı. Hedeflerinde, nükleer tesislerin yanı sıra, İran'ın desteklediği milis gruplar ve altyapıları da bulunmaktaydı.
Bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden analistler, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik operasyonlarının yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi bir strateji olduğunu belirtiyorlar. İran'ın bölgedeki etkisini azaltmak amacıyla yürütülen bu operasyonlar, üst düzey görüşmelerle destekleniyor. Ancak bu tür görüşmeler, çoğu zaman karşılıklı güvenin olmadığı bir ortamda gerçekleşiyor. Özellikle ABD'nin anlaşmadan çekilmesinin ardından, İran'ın müzakere masasına yeniden dönüp dönmeyeceği belirsizliğini koruyor.
İran yönetimi, geçmişteki deneyimlerinden yola çıkarak, ABD ile her türlü yüz yüze görüşmenin kendileri için bir tuzak olabileceği endişesini taşıyor. Diğer yandan, iki ülke arasındaki tansiyonun yükselmesi, bölgedeki diğer ülkeleri de etkileyebilecek bir domino etkisi yaratıyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi müttefikler, ABD ve İsrail'in güçlü bir duruş sergilemesiyle birlikte İran'a karşı kendilerini daha da güçlü hissediyor.
Son olarak, bu sürecin nasıl gelişeceği henüz belirsizliğini koruyor. ABD, İran'la yeni bir müzakere sürecini başlatmak istiyor olabilir, ancak mevcut koşullar bunun gerçekleşmesini zorlaştırıyor. Diğer yandan, hem iç politikadaki dinamikler hem de uluslararası ilişkilerin karmaşıklığı, sürecin seyrini etkileyecek önemli faktörler arasında yer alıyor. Her ne olursa olsun, Süreç ilerledikçe yeni gelişmelerin yaşanması ve dünya genelinde farklı tepkilerin ortaya çıkması muhtemel görünüyor.